Casus sancti galli
Contents:Bu ayrım çok önemlidir, zira amacımız şairin dahili ve harici dünyalarını birbirlerinden bağımsız olarak zahir kılmaktır. Hal böyle olunca bir kategorizasyona gitmek zaruri oluyor. Öncelikle onun şair kimliğini yansıtıcı projektif ampirik ve lirik alemlerinden söz edeceğiz; lâkin bu vesileyle daha önce onun mistik ve sentetik yaklaşımlarının da şair kimliğini belirleyici definitif nüanslar olduğunu vurgulayalım. Kendi görüp, yaşadıklarının şiirlerinde ziyadesiyle yer aldığını müşahede ediyoruz; şiirini genel olarak yaşamda sınamış bir şairdir.
Elinden geldiğince hayata bağlı kalmaya çalışır, ne ki bunda çoğu zaman taslak aşamasında başarılı olur, şiirini yazdıkça, hele sözkonusu olan şiir bir de uzuncaysa, kendinden geçip, bir tür mutasyonlara benzettiği garip yaratıklardan, gaipten ve gayri hayati alemlerden bahseder. Şairin umumi nazarı kayboldukça dizeler boğuklaşır. Bunlar bizi yanıltmamalıdır, aslında her biri hayatın içinde aslen var olmuş ya da varlığını halazırda idame ettiren birtakım adreslere göndermedir. Ben bu şairin yoldaşı olmaktan başka sanatının da yakın takipçisi olduğumdan ondaki gidişatı ilk sıradan naklen izleyebiliyorum; nitekim bu yazıyı yazmaya beni iten, hâttâ sorumlu kılan onunla olan mezkûr zihni ve lemsi karabetimdir.
Herhangi birini kendinizden daha iyi tanıdığınız oldu mu hiç? Işte ben bu emniyete malik birisiyim. Horaz'ın "şairler ya yararlı ya da eğlendirici olmak isterler" [ "Aut prodesse volunt aut delectare poetae". Horaz, Ars Poetica, f ] sözünün geçersizliğine onun dizelerinde tanık olabiliriz, zira kayıtsız, beklentisizdir. Zaten aslen bizi ilgilendiren de onun niye yazdığı değil, nasıl yazdığıdır. Özel hayatında temas ettiği şeylerin kendini üzmesinden garip bir takım çıkarsamalarda bulunur, bunları sonra tutar şiirlerinde motif olarak değerlendirir; edindiği bilgilerin ve kösnül tecrübelerin günün birinde giderek hayatını belirlemesinden büyük rahatsızlık duyar ve onları dizelerine empoze ederek, konzervatif bir kentli olarak taşıması gereken bu sorumluluklarından sıyrılır, bunları yaparken kesinlikle arlanmaz, zira cebinde şair kimliği taşımanın, ve nitekim böylelikle edindiği dokunulmazlığının sefasını sürer.
Aslında oldukça hisli bir yaradılışı vardır; etrafında şahsını ilgilendiren gelişmeler ve özellikle hakkında sarfedilen her sözde hinoğluhinlikler arar, özüne paraleller çeker. Bu onu gereksiz yere yorar, yıpratır. Insanlara karşı sorumluluk bilinci epeyi gelişmiştir, bu nedenle insan ilişkilerinde çok temkinlidir; bu da onu ayrıca yorar. Sanatçının geleneksel egosentrizmi ile Anadolu çocuğu olmanın harbilik sorumluluğunu bu şekilde sırtında çifte kambur olarak taşır ve cemiyet içinde göze batar; tüm bunlar onu yorar, ziyadesiyle yıpratır.
Şairimizin biyografyasından söz etmenin zamanı geldi sanırım. Okul öncesi çocukluğu, Atatürk misali karga kışkışlamak, sümüklerini çekmek, kedilerin kuyruklarına çerçöp bağlamak ve tahta arabaların tepesine sert tel iliştirerek bayır aşağı düdüt diye ciyaklamakla geçer. Bu lalettayin tatar çocuğunun günün birinde şair olacağına dair hiçbir alâmet yoktur henüz ortalıkta. Kara kuru çelimsiz sabi ilkokul çağı geldiğinde kendinden cesametli gani sübyanla birlikte karma bir sınıfta neden "a", nasıl "b" diye, günün birinde o meşhur Ali'yi ve Ayşe'yi tanıyacağı umudu içinde öğrenimini sürdürür.
Ama alfabe kitabının bilmem kaçıncı sayfalarında kaç kez karşısına çıkan o "top atan Ali" ve durmadan "ip atlayan Ayşe" ile karşılaşamak mümkün olmaz. Açıkçası ilk zamanlar hüsrana uğrar; uğrar uğramasına ama günün birinde aklı selim gürbüz bir oğlan "oğlum sen manyak mısın, onlar alfabelerde yaşar, bu dünya da değil! Işte ne olduysa körpe tatar veledinin istikbalini belirleyen, onda adeta tılsım etkisi yapan bu sözlerden sonra olur ve kerata hayal dünyasına ilk girişini yapmış olur.
Zaten o andan sonra da bir daha iflah olmaz; yaşadığı an gerçekten dünyevi mi yoksa zihnî mi ayırdedemez; ileriki yıllarda ipin ucunu iyiden iyiye kaçırır. Her neyse bizimki bu arada henüz buluğ çağına gelmeden kendinden büyük, memeleri yeni bitmiş uzun saçlı bir köylü kızının saçlarını kırnap yaparak vücuduna doladığı sevimli, cıbıl, kara bir topaç oluverir. Başından geçen bu serüven Ali ile Ayşe'nin kendisini etkilemesinden sonra, hayatının ikinci önemli merhalesini ve şairliğinin ilk ivmesini tayin eder.

Garip kaderli oğlan, diğer köylü tıfılların masal dünyalarına bile sığdıramayacakları tecrübeler toplar, hayatında mutludur, etle tanışmıştır; kadın kokusu almış yezit oğlan kendini hayali dünyasında geliştirir, ergenleştiği an kuş cikcik ötmeye başladığında neler yapacağını artık biliyordur, ammavelâkin olup bitenleri herkeslerden gizler, bu konularda hiç şakaya gelir yanı yoktur ve serüvenlerini arkadaşlarıyla paylaşacak kadar ne cömert ne de aptaldır, hem sonra o uzun saçlı kıza verdiği sözü vardır. Analar tarlada babalar köy kahvesinde ya da dere kenarlarında ördek yalağı peşindeyken bu bitirim kız habire bizimkini leğen içinde müşfik elleriyle yuğar durur, ama muayyen yerini kurcalamaktan, onu taciz etmekten de geri durmaz.
Bir de ikisinin avurtlarında yekinen dillerini karşılıklı çekip almaları vardır ki, olur şey değildir neredeyse; bu faal vaziyet enfantil nomenklatürlerine "dil değiştirme" olarak geçer. Ondaki bu perzeverasyonu biraz açımlamalıyız sanırım: Dizelerinde sık sık karşımıza çıkan "dil" iki türlü anlaşılmalıdır; birincisi az evel değindiğim bağlamda, yani hem tat almaya yarayan duyu organı hem de şehvetin oral antenleri olarak, ikincisi ise şehvetin pembe, kırmızı kızıl, al renklerle vücuda gelişini canlandırır: Bu dizelerdeki mesaj 'çürüme' eylemine yüklenmiştir.
Dilin çürümesi iki anlamlı değerlendirilmelidir burada: Oysa dilin özümleyici ve vurucu kudretini çok iyi bilir ve onu tehdit aracı olarak kullanmaktan da geri durmaz. Bakınız dilinin yarısının mütecaviz ablasının damakları arasında kaldığını, yakaran bir eda ile okura nasıl hatırlatıyor: Sözünü ettiğimiz olgu bu dizelerden yalnızca birisinde gözlenir. Dikkat buyurunuz, dil'in dilim ve dil'im biçiminde iki yansıması vardır; ilki aslında lassiv bir kaygıyla kullanılmış olup şairin sözcük fetişizminin bir numunesini teşkil eder.
Dilim diyerek hem kendi dilini hem de dilmek eyleminden türetilmiş dilim subjektifini aynı anda kasteder. Ikincisi de bir başka sözcük fetişizmi merakından doğmuş olup çarpıtıcı marifeti vardır. Burada kullanmış olduğu apostrof dil'in organik özelliğini kavrayışımızın dışında bırakmaya yarar, onun bisten beklediği dili tatmaya değil de konuşmaya yarayan organ olarak anlamamızdır, ancak bu beklentinin adresi türkçenin kendine has azizliğiyle kastım sessel rastlantı faktörüdür biraz mistisize edilmiş.
Türkçe de epeyi yaygın olan 'im' sufiksi ansızın semisufiks oluveriyor ve böylece dilim ve dil'im arasındaki ayrım da, felsefi olmasa bile, kâhir bir aksiseda olarak kendini gösteriyor. Bu tür oyunlar onda yığınla. Dil sözcüğüyle, köküyle yaptığı bir başka oyuna örnek olarak da şu dizeleri verebiliriz: Görüyorsunuz ya, "dilin bir dilim et" gibi gevelenmesi, çocukluğunda başından geçn tecrübeye dayandırılmak zorundadır.
Ekkehard IV Kimdir Kısaca Hayatı
Ayrıca yine onun malûm oyunları: Örnekleri çoğaltmak mümkün iken biz şimdilik bu kadarıyla yetinelim, yalnız dilin bir de başkaldırıcı evirimi vardır ki, onunla da "ses"te karşılaşırız. Et kokusu almış keratanın canına minnet, ileride olup biteceklerden habersiz koyverir kendini sıcak suların ve yeni keşfettiği ıpıslak temasların hazzına, nasıl olsa semeresini bir gün toplayacaktır dizelerinde. Günün birinde bizimkinin erkekliği sertleşir, eski geleneksel aşkıyla yetinmeyip diğer köylü kızların peşısıra koşar, onları ıssız köşelerde sıkıştırır, oralarını buralarını sıkar, nereye el atsa zaten önceden bildiği yerlerle karşılaşır.
Neyse lafı uzatmayalım, o uzun saçlı malûm kız olup bitenleri işitir ve bizimkini bir daha yıkamaz. Bu tavır zıpır oğlana çok koyar, gider kızın kapısına, yalvar yakar olur, ama kızın tatar inadı tuttmuştur bir kez; inatçı kız nasıl başardıysa, ufacık köy yerinde bir daha ikisi bir araya gelmezler.
- .
- Son Yorumlar!
- Casus Telefon Konya?
- casus sancti galli!
Bu tecrübe uçarı delikanlı namzetini adeta yıkmıştır; mecnunlaşır gitgide. Bir de çok sonraları bir hadise vuku bulur ki, onu göğsünün tam orta yerinden vurur. Fazla lafa hacet yok, o yuğucu kız bir şehre sermaye olur, başlangıcını apışarasından alan bir süreçle oralarda eskir gitgide, ta ki günün birinde köyüne geri dönüp de oradaki bir zerdali ağacının altında iki gün aralıksız, yemeden içmeden yatarak köylülere son kez görünene kadar. Bu sahne şairin dizelerine ileride bir ikona havası verecektir, "yaralarımda tuzlu kan bir garip fısıltı Meryem Ana dudağında" ya da aynı türden başka dizeler.
Hani ikonalarda sık sık gördüğümüz Meryem Ana ve kucağındaki masum Hz. Isa bebe vardır ya, bu alenen bilinçaltından kendi yaşantısına çekmeyi denediği paralelden başka birşey değildir. Kaderin gaddar kırbacı suratında ve apışarasında binlerce kez şaklayan masum kız, kendisini, nicedir hasretini çektiği köyüne kıyak, kuyruklu, havalı bir amerikan arabasıyla getirmek inceliğini gösteren pezevengini de iki gün köy yerinde ağaç eder.
Yıllar geçer, iyice palazlanan delikanlı kendisine hem ana hem de maşuk muhabbetiyle yaklaşan bu bahtı kara kızı hiç mi hiç unutmaz. Bu yaşantısının efsanevi yanı her zaman ağır basar. Çocukluğuna dayanan bu gelişmeler, daha önce de belirttiğimiz gibi, şairin kösnül aurasının erken oluşumunu sağlamıştır. O ne denli bunları bastırmak istese de, bu yöndeki dürtülerine pek söz geçiremez. Aslında efendi, uslu, aklı selim şeyler yazıp cemiyete yararlı olmak ister, lâkin kerhen yarattığı atmosfer ve edebi çeşni ile daha yararlı oluyor bence.
Moğollar dağlarda saklanmış ve bir gün ortaya çıkıp İsa düşmanlığı adına bütün inananları yok edeceği düşünülen insanlar olarak görülüyordu. Bazı imalı Moğol isimleri de bu şüpheyi doğrular gibi görünüyordu. Tatarlar kelimesi Tartarlar diye çevrilirse Tartarus, yani dünyanın dibinden gelenler anlamına geliyordu,21 Moğol kelimesi de, yani Yecüc Mecücle ilişkilendiriliyordu. Ancak öte yandan Alexander tarafından Yahudi kabileler, dünyanın sonunu getirmek için ortaya çıkmışlardı.
Son Yazılar
Nitekim, bunların Musa'nın kanunlarıyla bir alakaları yoktu ve İbranice de konuşmuyorlardı, fakat aynı zamanda hilekar oldukları için başkalarıymış gibi davranıyor olabilirlerdi de. Narbonnelu Ivo barbarların vahşi niyetleriyle ilgili sıraladığı söylentilerin bazılarına göre bunlar üç dinin kutsal emanetlerini kendi ülkelerine getirmeyi, hadlerini aştıkları için Romalıları cezalandırmayı, kuzeylileri, Furor Thetonicus'u kontrol altına almayı, Fransa'yı da ele geçirip kendi insanlarını beslemek için yeteri kadar verimli toprak fethetmeyi, Santiago de Compostela'ya hacca gitmeyi planlıyorlardı.
Fakat yine de birçok soru cevapsız kaldı, anlatılan hikayelerden çoğu çağın aydınlarına inandırıcı gelmiyordu. Bunlardan bir tanesi de Kölnlü tarihçi St. Pantaleon'dur, ki yılında şöyle yazmıştır: Henüz yeterince anlaşılamadığından, doğruların ışığı üzerimizde parlayana kadar bu konu hakkında birşey yazmayacağız. Bugünkü Güney Rusya'ya yapılan ilk Hun akını geçici olarak nitelenmişti. En önemli görev sınırları korumaktı, yani ilk başta Hunlar hakkında bilgi edinme gibi bir çaba oluşmamış, onlar da barbarların bir kolu olarak görülmüştü. Ambrosis kilisesinin papazı kaderle ilgili bir risalesinde şöyle sorar: Birkaç yıl sonra İmparator Gratian yaklaşan, aralarında Hunların da bulunduğu, kavimlerle ilgili bir şeyler yapması gerektiğini düşündü ve onları Pannonia bölgesine yerleştirerek Roma İmparatorluğu'na entegre etmeye çalıştı.
Bozkır insanlarıyla yüzleşme vakti gelmişti artık. Romalı ve Yunan yazarlar Heredot'un tanımlamalarına başvurdular. Bu insanlar İskitler olmalıydılar. Görünüşleriyle, yaşam biçimleriyle ve tarzlarıyla Hunlar, onlara, Heredot'un Tuna'nın kuzeyinde yaşadıklarından bahsettiği barbarları anımsatıyordu.
Bu nedenle İskit kelimesi sıklıkla Hunlarla eş anlamlı olarak kullanılıyor. Diğer taraftan Priscus bütün göçebe halkları İskit diye adlandırıyor ve Hunları bunlardan ayrı tutuyordu. Hıristiyan Orosius bunların dağlarda hapsedilen ve dünyanın sonunu getirecek olan kabileler olduğunu ilk ileri sürenler arasında idi. Doğal olarak İmparatorluk halkı sınırlardan büyük bir hışımla gelmekte olan bu akıncıların, barbarların hangi kolundan oldukları gibi konularla pek ilgilenmiyordu. Büyük yıkım vardı, birçok insan esaret altına alınmış, ve Pax Romana sona ermiş gibi görünüyordu. Bir başka papaz, Hironymus dehşet ve zalimliklerden bahsettiği mektubunda "İmperium Gothların, Sarmatianların, Hunların ve diğerlerinin saldırısıyla parçalanıyor, kadınlar onların şehvetlerine kurban gidiyor, rahipler katlediliyor, kiliseler yakılıp yıkılıyordu" diye yazmıştı.
Hatta Salvianus onların kötü yönlerini ve fenalıklarının bir listesini yapmış ve Hunların özellikle arsız olduklarına kanaat getirmişti. Misyonerler belki medenileşirler umuduyla bu yabanileri Hıristiyanlaştırmak istemişlerdi. Örneğin Paulus Orosius kendi tarih kayıtlarında bir apologia'dan bahseder: Theotimus'a onlar tarafından büyük bir saygıyla davranıldığından bahsedilir.
Görünüşe göre Hunlar ve hepsinin üstünde, yöneticileri "Tanrı'nın Kırbacı" Atilla, Hıristiyan azizlerinin daha da azizce görünmeleri için kötü adam rolünü oynamak zorunda kalıyordu. Bazı zamanlarda steplerin atlıları Roma toplumunun üyeleri haline geliyordu. Hatta görünüşe göre sürgünde yaşayan Hunlardan bazıları vaftiz bile olmuşlardı. Askeri özelliklerine çok değer veriliyordu ve İmparatorluk onları kendi avantajına kullanmaya çalışıyordu. Magister militum Stilicho'nun koruması Hun'du, Hun birlikleri defalarca Roma'nın müttefiki olarak dövüşmüşlerdi. Roma İmparatorları Germen halklarına yaptıkları gibi Hunları da federal sistemlerine entegre etmek istiyordu.
Atilla Roma'nınkine göre biçimlendirilmiş bir sistemle yönetimini pekiştirmeye çalışıyordu, Romalı soylularla karşılaştırılabilecek yeni bir soylu sınıfı ve yerleşik yaşama yönelik bir eğilimle birlikte. Kaynakların elde edilmesi Hunlar açısından hayati derecede önemliydi. Yağma, haracın dayatılması ve hediye talepleri bu çerçevede görülmelidir.
Ancak muhtemelen Hunlar "yasal" alışveriş ile de silah, dokuma ve tahıl satın almıştır. Yoksa yılında Atilla ve Romalılar arasında imzalanan antlaşmada açıkca Hunlara pazara erişme izni veren bölümün hiç bir açıklaması olamaz. Avrupalı tarihi kayıtlara göre Hunlar arasındaki en önemli figür Atilla'dır. Ancak kaynaklar bize kişiliği hakkında çok az şey söylüyor. Priscus bir elçilik heyetinin üyesi olarak huzuruna geldiği zaman onu çok kısa bir süre için görebilen zamanın tek yazarıydı. Birçok kilise yazarı gibi Hunların Kralı'nı bir canavar olarak betimlemiyordu. Buna rağmen Atilla anlaşılmaz, karmaşık, tahmin edilemez ve belirsiz kaldı.
Hunlar burada genelde şeytani özellikleriyle gösterildi. Aynı zamanda iki dünya savaşında da müttefikerin propagandasında Hun, kana susamış Alman askerlerini karakterize etmede kullanıldı. Macar hümanizminde Atilla, Tuna devletinin ya da hüküm süren hanedanların kurucusu olarak gösterildi. Nikolaus Olahus onu ideal Rönesans prensi olarak tarif ediyor.
Atilla operaların ve filmlerin kahramanı oluyordu. Aynı şeyler Edda'nın atlı şarkıları, Walthari ya da Hildebrand şarkıları için de geçerli. Burada Hunların Kralı soylu vasallar, maceracılar ve temsili misafirlerle birlikte muhteşem bir maiyet oluşturuyor, ancak diğer aktörler başrolleri oynuyor.
Takip eden yüzyıllarda da Bizans İmparatorluğu'nun kaderi göçebe halklara bağlı olmaya devam etti. İşte bu yüzden bu halklar Latin Batı kaynaklarında değil Rum kaynaklarının tekrarlanan temalarıydı: Bazı kayıtlar, mesela John Biclarensis ya da Sevillalı İsider çok az bilgi içerirken, Fredegar kayıtları ya da Paulus Diaconus'unkiler daha fazla ayrıntı sunuyor.
O zamana kadar tüm step halkları için "İskitler" terimi kullanılıyorken artık "Hunlar" terimi kullanılmaya başlandı. Beda onu Avarlarla özdeş olarak da kullanıyordu. Nüfuz alanları ile ilgili görüşmeler bir sonuca ulaşmadı ve yılında Frenk Kralı savaşa karar verdi. Bu ve bunu izleyen yıllardaki diğer harekatlar, Karpat havzasındaki Avar Hanlığı'nın yıkılmasına yol açtı. Lorsch manastırının yıllıklarında da kanıtlandığı gibi: Hıristiyanlığın savunucusu olan ve Avarların hakkından gelen Charlemagne, Roma imparatorlarının saygıdeğer varisi olduğunu kanıtlamıştı.
Frenk savaşçılarının hemen ardından Tuna havzasına misyonerler geldi ve toplu vaftizler başladı; çağdaş bir yazar eski vahşilerin alçakgönüllülükle imana geldiğini yazıyordu. Tekrarlanan isyanlar, ayaklanmalar ve artan sayıda Slavın Pannonia'ya akması Frenklerin bölgeyi sürekli siyasi kontrolde tutmalarını ve tamamen Hıristiyanlaştırmalarını imkansız hale getirdi. Muhtemelen Bulgar İmparatorluğu yöneticileri Hıristiyan olduktan sonra Avrupa sisteminin bir parçası olan, Frenk ve Bizans İmparatorlukları arasındaki bir güçten daha fazlası olarak değerlendirilmiyordu.
- .
- MENTAL-FABRIK - Mr. NO.
- Ekkehard IV Kimdir Kısaca Hayatı – Bilgi Haber?
- MENTAL-FABRIK - MENTAL-LETTER!
- Full text of "Iranisches Namenbuch".
- .
- ;
Latin Batı'da Bulgar İmparatorluğu ve onun sakinlerinin yaşantısı hakkında çok az şey biliniyordu. Büyük Alfred'in "Orosius"u Dünya'yı tasvirinde 9. Orta Çağ boyunca zaman zaman Bulgarlar Papaların ilgisini çektiler, çünkü Bulgar Çarı, Bizans ile Birleşik Kilise kurma çabalarında arabulucu olarak görülüyordu.

Ancak Bulgarlar sonunda Rum Kilisesi'ne döndüklerinde Roma'nın gözünde hizipçi haline geldiler ve bundan sonra Rumlarla birlikte anıldılar. Batılı yazarlar Macar kavimlerini Hun ve Avar geleneğinden gelen başka bir bela olarak sınıflandırıyorlardı; bu sık sık onları isimlendirdikleri şeydi. Bazen, Rum yazarlardan da etkilenerek onları İskitler ya da Türkler olarak da adlandırıyorlardı. Metinler göçebelerden, kendilerinden önceki diğer step savaşçıları gibi saldırılarında hafif, hareketli güçler kullanan bileşik yaylı okçular, avcılar ve pastoralistler olarak bahsediyor.
Diğer yandan yemek yeme alışkanlıkları ile başlayan Hıristiyanlığın kirli ve kana susamış düşmanları ile ilgili bütün klişeleri buluyoruz: Bazı yazarlar bu anthropofagia'yı ayinin bir parçası olarak görürken diğerleri bu tavizi vermeye dahi yanaşmıyorlar. Hayatlarına kastedebilecek her türlü tehlikeden habersiz açgözlü atlılar, yakalayabildikleri herşeyi alıyorlardı. Yazarın kelimelerinde bu adamın liderlik vasıflarına ve başarılarına karşı bir saygı sezilir. Ekkehard'ın Saint Gallen manastırına yapılan bir saldırı ile ilgili raporunda mizahi unsurlar bile vardır.
Papazlar ve biraderler hazineleriyle birlikte emin bir yerde olmayı başarmışken akli yönden sakat bir birader ayrılmayı istememişti. Ama steplerden gelen atlılar ona kibar davranmış, savaşçıların ziyafetine katılmasına ve hatta keyfini çıkarmasına izin vermişlerdi. Bu metinlerin diğer bir amacı da insanları gerçek kahramanların özellikleri hakkında bilgilendirmektir. Bu akınlar sıklıkla istilacılara karşı direnişi örgütlemiş ve bu yolda şehit olmuş ulu insanlar hakkında bilgi verir. Henry tarafından Macarlara karşı alınan önlemler O'nun ileri görüşlülüğünün kanıtı sayılmıştır.
Henry bundan dolayı 'teki Unstrut Muharebesi'nde ödüllendirilmiştir. Otto'nun Augsburg yakınlarındaki Lechfeld'de kazandığı zafer ayrı bir öneme sahiptir, çünkü Macar akınlarına son noktayı koymuştur. Otto bu zaferden sonra inançsız paganlara karşı İsa adına savaşan biri olarak yüceltilmiştir. Bu zafer Roma İmparatorluğu'na göz diken Alman Kralı'na İtalya'daki çıkarlarına yoğunlaşma fırsatı vermiştir. Alman tarihçiler için yılı destansı öneme sahiptir. Askeri eylemler yerini diplomatik ilişkilere ve Roma Katolik Kilisesi'nin Hıristiyanlaştırma çabalarına bırakmıştır. Steven'in taç giymesi ve vaftiz olmasıyla Macar monarşisi Batı soyluları arasında yerini almıştır.
Toprağa bağlı bir nüfusu olan ülkenin siyasi bir kurum haline dönüşmesi süreci başarıyla tamamlandı. Bu değişim tarihi metinlere de yansımıştır: Bu yeni yaklaşımın bir örneği Merseburglu Thitmar'ın Kral Steven'i öven yazılarında bulunabilir. Daha sağgörülü bazı Batılı hükümdarlar bu tür saldırılara karşı hazırlıklı olmak istiyorlardı. Innocent inisiyatifi ele aldı ve Moğollar konusunda elde edilebilecek tüm bilgiyi toplattı ve olası soruları kapsayan katologlar hazırlayacak olan komiteler oluşturdu.
Tatar Sorunu 'teki Lyon Konseyi'nin gündemindeydi. Kardinaller Papa'nın misyonunu sürdürmeye karar verdiler ve söz konusu katalogda adı geçen dokuz maddeyi araştıracak öncü birlikler gönderdiler. Bu maddeler sırasıyla şöyleydi: Yabancıların kökeni, inançları, dini ritüelleri, yaşam tarzları, güçleri ve sayıları, niyetleri, bir anlaşmaya varma konusundaki kararlılıkları, elçileri kabul ve onlara davranışları. Söylenti ve efsanelerle dolu bir dönemden sonra bağlantı ve karşılıklı etkileşim gezginlere o ana kadar tamamen bilinmeyen bir dünyanın kapılarını açtı.
Uzakdoğu'daki insanlar ve ülkeler hakkında bildirilen kapsamlı raporlar Avrupa'da daha sonraları dünyanın algılanışını kökten değiştirecek bir bilgi dağarcığını oluşturdu. Bu gözlemlerin iki sonucu kesin olarak doğruydu: Asya'da gerçekten incelenmeye değer kültürler vardı ve fakat atlılara dikkat etmek gerekiyordu.
Göçebe savaşçıların Apocalypse'in çocukları olmadıklarının anlaşılması bir rahatlama yarattı. John göçebelerin kendilerini Moğol diye adlandırdıklarını farketmişti, ama kendisi tıpkı Avrupa'da olduğu gibi onlara Tatar demeye devam etti. Gerçek adlarının Tattari olduğunu anladığında ise onları cehennemle özdeşleştirmenin büyüsü gitti. Bununla beraber Hakkın yoluna geleceklerine dair ümitlenmek için hala bir neden var idiyse bu egemenlikleri altındaki bir avuç Hıristiyana gösterdikleri hoşgörü ve destekti.
Moğolların din değiştirdiğine dair söylentiler de bu iddiayı destekler görünmektedir. Bu söylentilerin yayılması için özellikle çalışanlar Doğulu Hıristiyanlardı, çünkü böylelikle Batı'nın ilgisini çekebileceklerini ve onu Müslümanlara karşı harekete geçmek üzere kışkırtabileceklerini düşünüyorlardı. Eserdeki inanılmaz miktarda bilginin hepsini burada ele almak mümkün değildir.
Ancak araştırmacılar, eserin etnografik gözlem açısından eşsiz nitelikte olduğu konusunda birleşirler, varılan sonuçlar o kadar sağlıklıdır ki bugünün verileri ışığında da aynıları elde edilmektedir. Historia Mongalorum Moğolların Budizmi kabul etmeden önceki erken step kültürlerine dair yapılmış en iyi çalışmadır. Yazılarında hissedilen samimi sempati günümüz okuyucusunu bile etkiler ve harekete geçirir.
Moğolların Asya'da hakim güç olarak kaldıkları zaman boyunca yabancılar Büyük Han'ın korumasında oldukları için bölgede kalmak güvenliydi. Misyonerler ve tüccarlar da bu hareket özgürlüğünü Çin'deki Yüan hanedanının 'deki yıkılışına kadar bol bol kullandılar. Tüccarlar kumaş, baharat ve lüks tüketim mallarının ticaretinin yüksek miktarlardaki yatırıma değecek kadar karlı olduğu Hindistan ve Çin'e uzun, riskli gemi yolculukları yaptıkları halde, rakiplerinin eline rotaları ve pazarlar hakkında yararlı bilgi vermemek gerekçesiyle bu gezileri hakkında yazmakta mütereddit oldukları için onlar hakkında dolaylı yollardan bilgi alabiliyoruz.
Bu konuda yazılanların en bilineni Pordenone'li Odorico'nun Relatio'sudur. Ayrıca Büyük Han'ın Hıristiyanlık için de çok değerli olan adalet, yumuşaklık, fakirlere yardım gibi ruhani özellikler taşıdığı belirtilmiştir. Bunlar, sınırsız zenginliği ve engin gücü Tanrı vergisi olabilirdi. Bu saptamadan sonra artık Hıristiyanlığa yönelik bir tehditten bahsedilmez olmuştu. Büyük Han'ın sarayının herşeyi ezip geçtiğini ve gücünün eşsiz olduğunu kabul eden Marko Polo, Han'ın kendisi için de o ünlü 'Beyler beyi' tanımlamasını yapmıştır.
Böylece Moğolların Avrupalılar gözündeki imajı 'her çeşit suçun hilekar kışkırtıcıları'ndan bir tür kusursuzluğa dönüşmüştür. Önceki ve sonraki gezilerdeki bu algılamalardaki farklılaşmalar değişen koşullarla ilintilidir.
Ortaçağ'da Avrupalıların Göçebe Topluluklara Bakışı / Matthias Heiduk
Plano Carpinili John ve Rubruklu William düşman topraklarına ilk girenler oldukları için yabancılara karşı ihtiyatlıydılar. Hükümdarların saraylarında kalış süreleri kısa olduğu için kısıtlı bir fikir edinebilmiş olmalarının yanı sıra dil de önemli bir engeldi. Öyle ki bu ilk gezginler yalnızca kendilerine bilgi verenlerle sınırlı kalıyorlardı.
Ayrıca törenler ve hükümranın kutsallaşmış kişiliği de Moğol dünya görüşünün ne kadar farklı olduğunu gösteriyordu. Moğolların tenha steplerdeki tutumlu yaşayışları, onların kibirli bir duruma gelmelerine yol açacak bir dünyayı fethetme idealleriyle uyumlu değildi. Oysa Marko Polo ve Çin'e giden misyonerler, orada çoktan hükümranlığını kurmuş olan Han'la karşılaştılar. Han'ın engin zenginliği ve muazzam gücünü gösteren sarayı ışıltısıyla o kadar gözalıcıydı ki, hükümdara tapınmak yapılacak en doğru şeymiş gibi gözüküyordu insanın gözüne.
Bu sonradan gelen grup çok daha uzun süreler kalıp dillerini ve daha birçok şeyi öğrenecek fırsat buldu.
Casus sancti galli
Onlar için Han Hıristiyanlığın düşmanı olmaktan çıkmış, hatta giderek yakında vaftiz olması umut edilir biri haline gelmişti. Asya'ya seyahat edenlerden edinilen zengin bilgi kaynaklarına göre Avrupa toplumu kendilerinin işine en iyi ne yarayacaksa onu alacaklardı.
Plano Carpinili John ve Rubruklu William gibi yazarların daha objektif olan gözlemleri, Marco Polo ve Pordenoneli Odrich'in fantastik hikayelerinin yanında okuyucular ve dinleyiciler arasında daha az popülerdi. Fakat her seferinde yakın bir ittifakın kurulmasından önce Curia Hıristiyanlığa geçilmesini istemiştir, ki sonradan bu istek seyahat raporlarında belirtilenlere dayanarak gayet gerçekçi görünüyordu.
Ama Papalar artık Avrupalı hükümdarları geniş çaplı bir haçlı seferine çağıramayacaktı, bu yüzden İlhanlılarla müzakereler karşılıklı diplomatik notalar göndermekle sınırlandırıldı. Moğol hükümdarlarının bu kadar güçlü olmayı ve bu kadar inanılmaz serveti biriktirmeyi nasıl başardıklarını bilmek istiyorlardı. Buna istinaden, Burgundy Dükü Korkusuz John için hazırlanan birkaç gezi raporunun de lüks basımındaki Boucicaut Master'ın elyazması tezhiplerinden bildiğimiz gibi, Büyük Han'ın sarayı onların kendi başarılarının bir göstergesiydi. Doğru, askeri karşılaşmalar göçebe aşiretler zamanındaki gibi değil artık, ama Hun veya Macar barbarları merkezli bir düşman imajı yaratılmıştı ve bu durum Avrupa'nın res publica christiana olarak kendi kimliğini bulmasına yardımcı olmuştur.
Türkler, kendilerinden önce gelenlerden farklı olarak, İslam'ın cisimlenmesi olarak görülmüş ve bu sebeple Hıristiyan dünyasına bir tehdit olarak algılanmıştır. Seferler 'da Macar Kralı Sigismund'un önderliğinde başladı ve Nikapolis yakınlarında büyük bir yenilgiyle sona erdi. İstanbul'un kaybedilmesinden sonra Türk hükümdarları Hıristiyan karşıtına benzetildi. Zalim Türk, pagan, saldırgan ve kilise düşmanı imajı Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hıristiyan kölelerin akıbeti ile ilgili önyargılı söylentilerle daha bir yerleşti.
Türkleri betimleyen resimlerde kutsal kitaptan Massacre of the Innocents Masumların Katli gibi motifler kullanıldı, Albrecht Dürer, Pilate'ı bir Türk sultanı olarak resmetmişti. Bir başka popüler araç ise "Türk-kitapçıkları" diye adlandırılan, tamamiyle sorgulanmadan, otantik veya uydurma savaş ve gezi haberlerinden oluşturulmuş yayınlardı.
Bunların halk arasında öyle güçlü bir etkiye sahiptiler ki İmparator I. Maximilian'ın Alman danışmanları Fransızların "kendi asılsız iddialarına halkı inandırmak için mektup ve notalarla yaymayı adet edindiği" yalan ve uydurma haberler üzerine yorumda bulunmak zorunda kaldılar. Onlar kârlı Levent ticaretine devam etmeye niyetliydiler ve Türk olan herşeyle ilgileniyorlardı. Tüccarlar kendi ülkelerindeki tekelden kaçmak istedikleri için umutlarını Osmanlı İmparatorluğu'na bağlamışlardı. Paralı askerler ve köylüler kendi baskıcı rejimlerinden kaçıyorlar ve Sultan'ın yönetimi altında daha çok özgürlüğe kavuşacaklarını umuyorlardı.
Martin Luther bu insanlardan şöyle yakınıyordu: